Ermeni-Türk platformu

Türkiye, Ermenistan ve diasporadan görüşler
Tüm yazılar Türkçe, Ermenice, İngilizce ve Fransızca dillerinde

 

Jeopolitik ihmalkarlığın ve metodolojik revizyonun kavşağında Ermeni-Türk ilişkileri

 
 
 

Ermenistan'dan bakış

 

Jeopolitik ihmalkarlığın ve metodolojik revizyonun kavşağında Ermeni-Türk ilişkileri

Vahram Ter-Matevosyan

 

 
Vahram Ter-Matevosyan

Doktor. Araştırma merkezi kıdemli üyesi, Ermenistan Cumhuriyeti Milli Bilimler Akademisi, Doğu Bilimi Enstitüsü

Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkiler bugüne kadar akademik kaynaklarda geniş bir şekilde ele alındı. Bu konuya olası her türlü açıdan yaklaşılırken, ilişkilere dair her boyut atlanmadan tartışmalara dahil edildi. Ne var ki, iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kurulamayıp sınır kapıları kapalı kaldıkça, mevcut ve gelişmekte olan açmazları anlayarak, ileri adım atmanın yollarını bulmaya yönelik çabalar boşa harcanmamalıdır. Dolayısıyla bu yazı bahsedilen amaç doğrultusunda Türk-Ermeni ilişkileriyle ilgili yerleşik bazı görüş ve yorumlara dair birtakım soruları gündeme getiriyor.

1991’den bu yana bazı kavram, terim ve yaklaşımlar bu alanda egemen olurken, bunları iki taraf da çokça kullandı. Bunlardan bazılarını yeniden düşünmek, bugünkü söylemi gözden geçirip soruna farklı açılardan yaklaşmak için önemli olabilir. Türkiye’deki ve bölgedeki bazı yakın gelişmeleri ele almak ise ikili ilişkilerde normalleşmenin getireceklerini saptamaya yardım etmesi açısından önemlidir. 

Öncelikli olarak, yerleşik görüşün aksine, Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermenistan’la olan sınırını Nisan 1993’te yapılan Kelbecer’deki askeri operasyon nedeniyle kapatmadığını söylemek gerekir. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınır zaten hiç gerçekten açık olmadı, aksine, kapılar sadece Batı’dan Ermenistan’a giden insani yardımın nakliyatı ile Kars-Gümrü arasındaki haftalık tren seferleri için açıldı ki zaten bu tren seferi Sovyetler Birliği zamanından beri Türkiye-Ermenistan sınırını kullanır. Ayrıca, 1993’le 2002 yılları arasında bazı resmi görevliler de sınır kapılarından geçerek seyahet edebildiler.

Bu gerçeğin ışığında, Türkiye’nin Ermenistan’ın bağımsızlığını tanıdığı Aralık 1991 tarihinde bu ülkenin hem sınır kapılarını açmak hem de diplomatik ilişkileri tesis etmek için bir şansı olduğunu gündeme getirebilir. O dönem Karabağ’daki anlaşmazlık aktif bir aşamada değildi ve Türkiye, Karabağ’daki duruma bir atıf yapmadan sınırı açabilirdi. Bu önerme Türkiye’nin sınırı kapamakla ilgili girişimini Karabağ’daki olaylarla ilişkilendirmesinin manipülatif olduğu ifade etmek için yapılıyor. Lakin, bu yorumlama, analistler ve siyasetçiler tarafından söz konusu önermenin esas niyeti fazla sorgulanmadan çokça kullanıldı.

Karabağ’daki olaylarla sınırın kapatılması arasında bağ kurmak Türkiye’nin Azerbaycan’a desteğini vurgulayan bir durum ve bunun sembolik olup propaganda amacı güttüğü açık. Ancak, bu söylem tedavüle sokuldu ve hatta bazı Ermeni siyasetçiler ve uzmanlar da Türkiye-Ermenistan sınırının kapatılma gerekçesi ve tarihiyle alakalı konuşurken Türklerin bu bakış açısını benimsemeye başladı. Sınırın kapatılması veya açılması Karabağ meselesinden ayrıştırılmalı ve tamamen ikili ilişkiler bağlamında görülmeli.

Tartışılması gereken bir diğer konuysa Zürih protokolleriyle ve 2008-2009’da Ermenistan ve Türkiye dış işleri bakanlarının yürüttüğü müzakerelerde yapılan usul hatalarıyla alakalı... İsviçrelilerin ara buluculuk müzakereler iki belgenin hazırlanıp imzalanmasına yol açtı. Bunlar ‘Ermenistan Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti Arasında Diplomatik İlişkilerin Tesisi Protokolü’ ile ‘Ermenistan Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti Arasında İkili İlişkilerin Geliştirilmesi Protokolü’ başlıklı iki metindi. Bir arada Zürih protokolleri adını alan bu iki belge de ayrıca etraflıca ele alındı. Protokollere muhalif olanlar metinlerdeki her bir cümleyi eleştirip itibarını zedelemeye çalıştılar. Diğerleriyse Türkiye’nin başından beri çabalarında samimi olmadığını düşünegeldi.

Ne var ki bu tartışmalarda çok önemli birtakım sorular arkaya itildi. Müzakerelerin yegane amacı, en azından Ermenistan için, diplomatik ilişkilerin tesis edilmesiyken neden iki protokol imzalandı? Bunun yanında, diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi ile uzlaşma gibi iki ayrı mesele neden bir sepete atılıp daha fazla kafa karışıklığı ve kalıcı sorun yaratıldı? Bu iki metni bir araya getirme kararı usul yönünden bir kusurdu ve bu tüm sürece mal oldu.

Sorunun düğüm noktası ise şu ki, normalleşme ve uzlaşma süreçlerini bir araya getirmek iki tarafında üstesinden gelemeyeceği bir risk taşıyordu. Mesela deneyimli Ermeni diplomatlardan bir tanesi olan Rouben Shougarian, Ermenistan dış politikası üzerine yayınlanan son çalışmasında bu konuyu ele aldı. İlişkilerin normalleşmesi ile diplomatik ilişkilerin tesisi gibi geçmişte ve bugün çetrefilli ve tartışmalı olmuş olan iki konunun, uzlaşma sürecinden tamamen ayrı araçlara ve politik girişimlere gereksin duyduğu hususunda kendisiyle aynı görüşü paylaşıyoruz. Bu kayda değer farklılıkların küçümsenmesinin, tüm süreç için ciddi çıkarımları olacaktır.

Müzakerelere başlarken iki tarafın da süreçle ilgili birbirinden farklı ve bazen de tam zıt beklentileri vardı. Ermeni tarafı için Türkiye’nin herhangi bir ön koşul olmadan müzakerelere devam etmesi hayatiydi. Bu taraf için kısa vade için hedef, Türkiye sınırının açılması umuduyla diplomatik ilişkilerin tesisi oldu, böylece Türkiye’nin Ermenistan’a dayattığı iletişimsel ve ekonomik engelleme kaldırılmış olacaktı. Türk tarafındaysa hedefler ok daha farklıydı, zaten Türkiye sınırı kapalı tutup diplomatik ilişkileri tesis etmemenin arkasındaki gerçek nedenleri hiçbir zaman saklamış değil. 1991’den beri Türkiye bu konularla ilgili en az üç neden ortaya koydu. Sırasıyla, Ermeni Soykırımı iddiaları ve dünya çapında tanıma kampanyaları dindirilmeliydi, iki ülke sınırında yaşanan anlaşmazlıklar kesin olarak hallolmalıydı ve Karabağ meselesi çözülmeliydi. Ancak 1993’ten beri bu son madde Türkiye’nin ön koşul listesinde diğer iki maddeyi arka plana iterek egemen konuma gelmeye başladı. Bu kısa açıklama dahi iki tarafın farklı amaçlar güttüğünü ve dolayısıyla hedefleri doğrultusunda farklı stratejiler uyguladıklarını görmek için yeterli... Ermeni tarafı için ilişkilerin normalleşmesi ilk sırada gelirken, Türkiye için uzlaşma sürecindeki koşullar çok daha hayati be belirleyiciydi. Bu farklı bakış açıları iki protokolde karşılık buldu, taraflar diplomatik ilişkileri tesisine dair sade ve kısa bir metin üretmek yerine, en karmaşık yolu seçip iki ülke ilişkilerinin içerdiği tüm güçlükleri bir araya getirerek, çok sayıda çapraz göndermeyle hazırlanmış iki belgenin içine koydu. Normalleşmeyi uzlaşma sürecinden ayrıştırmaktaki başarısızlık tüm sürecin çıkmaza girmesine neden oldu.

Gelecekte liderleri müzakere masasında bir araya getirecek tüm girişimlerde konuyla ilgili bu önemli boyut dikkate alınmalıdır. Türkiye ile Ermenistan arasında resmi bir ilişki olmamasının nedenleri çok yönlü ve katmanlıdır. Mevcut bazı sorunlar resmi belgeler aracılığıyla ele alınabilecekken, bazıları iki halkın daha çok iletişim kurup birbirini daha çok tanımasıyla çözülebilir ve diğer bazı meselelerse önümüzdeki dönemde çözümsüz kalmaya devam edebilir. Dolayısıyla Türk-Ermeni ilişkileri Türkiye-Ermenistan ilişkilerinden ayrılmalıdır. İki ülkenin resmi görevlileri ilişkilerin normalleşmesine çıkan sarp ve meşakkatli patikaya tekrar koyulmalı, uzlaşma sürecini ise sanatçılara, akademisyenlere ve sivil toplum üyelerine bırakmalılar. Devletler uzlaşmayı kolaylaştırabilir, fakat ilişkilerin hassas tabiatı gereği sürece yönlendirmemelidir. Zürih protokollerinden çıkarılan dersler gözardı edilmemeli. Ermenistan-Türkiye ilişkilerinin geleceği tartışılırken, jeopolitik dinamikler de sürekli yeniden gözden geçirilmeli. Her ne kadar iki ülke arasındaki ilişkiler iki taraflı bir mesele olagelmiş gibi gözükse de, bazı ülkelerin süreç üzerinde etkisi olduğundan kimsenin şüphesi yok. Bu ülkelerin etkisi bazen görünür olurken, aslında çoğu zaman anlaşılmaz kalıyor. Azerbaycan ve Türkiye, Türkiye’nin Ermenistan’la olan ilişkileriyle, Ermeni Soykırımı’yla, Diaspora’yla ve tabii Karabağ meselesiyle ilgili birçok konu hakkında birlikte sıkı çalışmalar yapmaya devam ediyor. Azerbaycan’ın Ermenistan-Türkiye ilişkilerinin ve iki halk arasındaki ilişkilerin ilerlemesi için çok sayıda girişime karşı direnç gösterebildiğine dair raporlar bulunuyor. Bu iddialar geçerli kanıtlarla doğrulanmamış olsa da bu manada azımsanmayacak kadar tartışma oldu. Türkiye ise Ermenistan’la ilişkilerinde beklenebilecek herhangi bir iyileşme için Azerbaycan’a ve bu ülkenin Karabağ ile ilgili endişelerine, bu konuda önemli bir ön koşul olarak gönderme yapmaya devam ediyor. Azerbaycan’ın Ermenistan-Türkiye ilişkileri üzerindeki gerçek etkisinin ne kadar somut olduğu ise büyük bir soru olarak kalmaya devam ediyor. O çok reklamı yapılan ‘iki devlet, tek millet’ deyişindeki söylem mantığına rağmen, birkaç sefer Türk liderler Azerbaycan’ın denklemdeki gerçek rolüyle ilgili ikircikli tavırlar sergilemişti. Türkiye, Güney Kafkasya devletleriyle ilgili kendi dış politikasını sürdüregeldi. Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan’la stratejik işbirliği şeklinde ifade edilen derin ve kapsamlı ilişkiler geliştirebildi. Bu yaparken de, ABD veya İsrail’le siyasi ve jeostratejik projeleri yürütebilmesine karşın, hiçbir ülkenin onayını almadı. Dolayısıyla, Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmeyi reddetme kararı, Azerbaycan’ı bu tablonun içine sokmaya ihtiyaç duymadan, tamamen kendi bakış açısıyla alınmış bir karar. Buna binaen, Türkiye’deki yerleşik karar alıcıların ve özellikle de oradaki dış politikanın mimarlarının, Ermenistan-Türkiye arasında kurulacak ikili ilişkiler üzerinde Azerbaycan’ın etkisiyle ilgili yapılan spekülasyonları suiistimal ettiği söylenebilir. Türkiye’deki iktidar partisi yaptığı açıklamalarda Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkileriyle ilgili Azerbaycan’ın taleplerinin süreçteki gerçek ağırlığını abarttı ve dolayısıyla suni bir şekilde şişirdi. Zürih sürecine dahil olan Avrupalı diplomatlarsa Türkiye’nin Azerbaycan’ın kızgınlığı karşısında geri adım atmasını samimiyetsiz bulduklarından ve bunun müzakerelerin ruhuna aykırı olduğundan defalarca bahsettiler. Ayrıca bazı Türk diplomatlar üstü kapalı bir şekilde Azerbaycan’ın müzakere süreciyle ilgili tüm detayları gayet iyi bildiğini çünkü Azerbaycan’ın düzenli bir biçimde bilgilendirildiğini ifade ettiler. Azerbaycan’ı düzenli şekilde bilgilendiren bu kişilerin müzakere sürecine karşı görünür herhangi bir olumsuz tavrı bulunmuyordu, zira Azeri liderlere söyledikleri gibi, Ermenistan-Türkiye ilişkilerinde normalleşme Karabağ sorununa da olumlu etki yapacaktı.

Ermenistan-Türkiye normalleşme sürecini hem olumlu hem de olumsuz etkileyebilecek ikincil ülkeler olarak Rusya, ABD, Fransa, Almanya, Gürcistan ve bir organizasyon olarak Avrupa Birliği’ni sayabiliriz. 2005-2009 yılları arasında ‘futbol diplomasisi’ olarak adlandırılan sürece çok sayıda ülke müdahil oldu. ABD bu konuda lider konumunda olurken, Obama’nın başkanlığa seçilmesi süreçte ek bir itici güç oldu. Müzakereler protokollerin imzalanması aşamasına geldiğinde Rusya, ABD, Fransa, AB ve müzakerelere ilk zamanlardan itibaren ev sahipliği yapıp ara buluculuk eden İsviçre gibi ülkeler de desteklerini iletti. İmzalama seremonisinden sonra artık icraat yapma, imzalayan tarafları gerçek manada destekleme ve uygulama aşamasına geçme zamanıydı. Tam da bu aşamada, hem Ermenistan hem Türkiye, farklı sebeplerle de olsa dış desteğe ihtiyaç duyuyordu. Ancak imzalama seremonisinde orada bulunan ülkeler, iki tarafın da anlaşmaya ve süreçte harcanan zamana ve efora bağlı kalacaklarını düşünerek süreci erken terk ettiler. Ne var ki bunun normalleşme sürecini kargaşaya sürükleyip olumlu hiç bir gelişmenin görülmeyeceği uzun ve narin bir yol olacağı anlaşıldı. Bu sebeple, Ermenistan’la Türkiye arasındaki normalleşme ihtimali küresel güçlerin, yükselen ülkelerin, uluslararası örgütlerin ve düşünce kuruluşlarının koşulsuz desteğine ihtiyaç duyuyor.

Diğer bir taraftan, bugünlerde uluslararası sistem zorlu bir derinlemesine değerlendirme sürecinden geçiyor. Ermenistan-Türkiye arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasına sıcak bakacak başat aktörler, aciliyet ve büyüklük bakımından farklı seviyede olan başka yerlerdeki sorunlarla ilgileniyorlar. Dolayısıyla, Ermenistan-Türkiye ilişkileri tekrar gündeme gelme ihtimali görünmeyecek şekilde uluslararası ilişkiler sahnesinin gerisine itildi. Türkiye de keza kendi geleceğinin birkaç sene içinde belirleneceği zorlu bir dönemden geçiyor. Sansürün ve ifade özgürlüğü üstündeki baskının artmasına ek, sol ve liberal kesimle beraber gazetecilerin hapsedilmesiyle beraber Ermeni davasını destekleyenlerin sayısı hayli azalıyor. Normalleşmeyi önemseyen kişilerin kendilerine destekçi kazanması ürkütücü bir görev haline geldi. Dolayısıyla, Türk liderler Ermenistan’la ve Ermeni meselesiyle ilgilenmek için bir aciliyet hissetmiyorlar.    

     

Bu makale, 17 Şubat 2017 tarihinde Erivan'da gerçekleştirilen "Ermeni-Türk diyaloğu için nasıl bir gelecek?Uluslararası ilişkiler ve bellek konuları arasında" konferansı çerçevesinde yazıldı. Bu konferans Ermenistan'daki Fransa Büyükelçiliği, Ermenistan Fransız Üniversitesi ve Fransız Kültür Merkezi Alembert Fonu işbirliği ile Yerkir Europe STK'sı tarafından düzenlendi.

 

E-bülten

E-bültenimize üye olmak için

"Repair" proje ortaklari

Twitter

Facebook